21 Eylül 2009 Pazartesi

BAYRAM


8 Ağustos 2009 Cumartesi

Küçük Kuzu Dört Yaşında :)

Sevgili küçük kuzucuğum;

Sen şimdi dört yaşında oldun...
Dört yıl önce çok sıcak bir yaz günü aldım seni kucağıma... İkinci kez anne oluşum, iki çocuklu anne oluşum, seninle birlikte kalbimin yanında bir kalp daha doğuruşum dört yıl önce çok sıcak bir yaz günüydü...
İkinci kez anne olan herkes yaşamıştır “ya ilki kadar çok sevemezsem” korkusunu... Ya da çok çok seversem ilkinin sevgisinden mi çalacağım endişesini...
Meğer anne her çocuğuyla birlikte bir kalp daha doğuruyormuş... Önce gelenin sevgisinden zerre kadar eksilmeden sonra gelene tüm kalbini verebilmek için...
Ah kuzucuğum seni kucağıma aldığım an, çatık kaşlarını- fındık burnunu ilk kez gördüğüm an, cennet kokunu ilk kez içime çektiğim an tüm kalbimi verdim sana…

Sakin sessiz, yumuşak mizaçlı abinden sonra ne kadar da ilginç oldu sana anne-baba olmak :) Gerçi sen daha dünyaya gelmeden önce anlamalıydık; senin için düşündüğümüz isimler hep “Yavuz, Yiğit, Yağız, Oğuz” gibi celalli isimler idi…

İlk günden itibaren her halinle şaşırttın bizi…

Ben ki abini Nisan ayında kısa kollu badilerle büyütmüş anne, o çok sıcak yaz günlerinde, ne yapsam ne etsem seni pofidik battaniyelere sarmadan uyutamadım...

Saçların uzamaya başladığında bir baktık tepende bir tutam isyanda :) Islatsak da, şapkayla yatıştırmaya çalışsak da mümkünü yok inmiyor, saç uzadıkça tepende bir ibik gibi yükseliyor:)
Saçını gören “inat olacak bu” dedi… Değilsin desem yalan olur ama sen hep yufka yürekli bir keçi oldun… Ağır abi dediler sana, hem merhametli, sevgi dolu hem dobra dobra, eli maşalı :) Doğrucu Davut, kadrolu “kral çıplak” diyici :)

Emeklemeye başladığında titiz babanın gözünün içine baka baka elindeki ekmeği yerlere bandırıp yedin… Karnın doyduğunda elindeki yiyecek bitmemişse en yakınındaki çekmecenin içine atıp evimizi kurtlandırma azmettin…
Birinci dereceden yakınları dahil hiç kimsenin kullandığı bardağı-tabağı kullanamayan anne-baba ve abine inat sen yan komşunun kapıya koyduğu çöp diye koyduğu boş kola şişesini açıp dibindeki birkaç damlayı midene indirdiğinde küçük dilimizi nasıl yutmadık bilemiyorum :)
Canım oğlum, Yavuzum Safam, sen şimdi dört yaşını doldurdun;
Geçen dört yıl boyunca ben, baban, abin ve büyük ailemiz… Hepimiz… Ne çok sevdik seni! Hep seveceğiz…

Kuzucuğum;
Yeni yaşın kutlu, ömrün hayırlı, huzurlu, sağlıklı, bereketli olsun…
Sevenin, sevdiğin bol olsun…
Sert duruşunun ardında saklı pamuk kalbini incitecek olan senden fersah fersah uzak olsun…
Bir de… Pizza, batırmalık yumurta*, çilekli pasta, elmalı turta yapanın bol olsun :))))

Seni sevgilerin en bitmez eksilmeziyle kucaklıyorum annecim…
Mutlu yıllar!

30 Temmuz 2009

*Batırmalık yumurta: Sarısı az pişmiş sahanda yumurta :)

7 Ağustos 2009 Cuma

Hastane Odasında Çocuk Olmak


Geçtiğimiz hafta Bursalı Anneler harika bir projeyi daha alnının akıyla tamamladı.
Aramızda toparladığımız çeşit çeşit oyuncaklar, boyama kitapları ve boyalarla dolu paketlerimizi yine gönüllü Bursalı Annelerimiz Uludağ Üniversitesi Onkoloji Çocuk Servisi’ne teslim etti.

Biz küçük kuzumla çocuk hastanesinde yatarken, bizim katta adı "Hastane İlköğretim Okulu" diye gecen içi oyuncaklarla ve küçük masa-sandalyelerle dolu bir oda vardı. Kapıları boydan boya camdan idi ve içerisi rahatlıkla görülebiliyordu... Bizim kaldığımız süre zarfında hiç açılmadı, öğretmenleri tatil olduğu için gitmişti çünkü.

Küçük kuzum her sabah, o gün eve dönmeyeceğimizi kabullendikten sonra, “oyuncak odasına gidelim bakalım açılmış mı?” diye tuttururdu. Serumunu elime alır, oyuncaklı odanın kapısına kadar giderdik, hiç konuşmadan dakikalarca, kelimenin tam anlamıyla kedinin ciğere baktığı gibi bakardı içeriye ve “keşke açsalar” diye iç geçirip arkasına baka baka odasına geri dönerdi. Sadece benimki değil bütün kuzular kedi gibi dolanırdı o adanın etrafında, kimi zaman içeride gözüne kestirdiği bir ayrıntıyı sessizce izleyerek, kimi zaman içeri girmek istediği için son ses ağlayarak…
Şuan yazarken bile burnumun direği sızlıyor, “ne olur açsalar!” diyordum içimden her gün, “ne olur!?”… Zaten hasta olan kuzumun yüzünde üzüntünün zerresine tahammülüm yoktu… Zor olan temizlenecek, toplanacak bir oda daha çıkması mıydı, çocukların başında duracak görevli olmaması mı?

Biz şanslıydık hastanede sadece bir hafta kaldık… Şanslıydık kaldığımız oda anneannenin, teyzelerin, amcaların her gün yenisini getirdiği oyuncaklarla dolup taşmıştı… Şanslıydık çünkü oradan çıkıp evimize gittiğimizde bizi yine dolaplara sığmayan oyuncaklar bekliyordu…

Yine de öğrendik ki hastane odalarında günler saatler geçmek bilmez iken, bir küçük oyuncak pek değerliymiş… Ziyaret saatleri pek kıymetliymiş, aile-eş-dost-akraba da olsa, kafasını uzatıp “merhaba, geçmiş olsun” diyen bir yabancı da olsa ziyaretçi dört gözle beklenirmiş…

Onkoloji çocuk servisindeki oyuncakların zaman zaman eksildiğini, oyuncakların evlere götürüldüğünü bu yüzden de ihtiyaç listesinin belli aralıklarla tekrar oluştuğunu öğrendiğimde içim sızladı…

Asla kızamam oyuncakları evine götüren kuzulara da annelerine de… Kuzucukların geçmek-bitmek bilmeyen tedavi günlerine bir küçük mutluluk katacaksa topladığımız oyuncaklar, varsın eksilsin, biz yine toparlanıverir toplarız gerekenleri :)

Projede emeği geçen herkese, sevgili Bursalı Anneler’ime çok teşekkür ediyorum, çorbaya bir miktar tuz katabildiğim için çok mutlu, çok huzurluyum…

25.07.2009

25 Nisan 2009 Cumartesi

Yine Yeşillendi…

Yok yok geç kalmış bir bahar yazısı yazmak değil niyetim. Hiç de öyle yaşasın kuşlar, çiçekler, böcükler, yeşiller havasında değilim…

Cuma gününden çamaşırları yıkayayım, cumartesi-pazar başım selamet olsun demiştim… Renkliler çabuk yıkanır önce onlar çıksın aradan…
Maviler, pembeler, turuncular… hepsi daha önce test edilip onaylanmış zararsız renkliler… bir de büyük kuzunun ilk kez yıkanan yeşil kot benzeri bir pantolonu…
Evden çıkmaya, hafta sonu etkinliklerine başlamaya az kalmış, renklileri makinadan çıkardıktan sonra beyazları bir kez döndürüp kapatacağım makinayı, devamı gece eve gelince…

Lakin oturma odasındaki hesap banyoya uymazmış meğer!

Makinayı bir açtım ki aman da amannn! İçersi bir yeşermiş bir yeşermiş görmeyin! Moralim şöyle bir sarsılmadı değil ama neyse canım bakacağız bir çaresine deyip ayırdım çok yeşermeyenleri ve hassasça olanları. Kalan birkaç parçayı da -son bir zeka fışkırması sonucu(!)- beyazlarla birlikte attım makinaya. Hesapta 60-70 derecede yeşillerini akıtacak, pir-u pak olup çıkacaklar… çok değil on beş dakika sonra makinanın camından baktığımda ne göreyim!!! Beyazlarım!!! Daha doğrusu yeşillerimmm :(((

Tebrik ediyorum kendimi, beş kilogram ağırlığında nur topu gibi yeşillerim olmuş!

İşte buna moral dayanmaz:( Ağlamak istiyorum:(

Ve ben şu tatlı cumartesi gecesinde… hafta sonumu selamet geçirmeme engel gördüğüm bir makina çamaşırla uzuuunn saatlerdir uğraşıyorum. Bir daha yıka, yok olmamış, o ağartıcıyı ekle, bilmem ne suyu dök; cıkkk! Suya bas, bir daha yıka, ı ıhh !!! Ne yeşilmiş mübarek, pes !

Bir yandan dalgınlığıma, tedbirsizliğime söyleniyorum bir yandan da işin felsefesine kayıyor aklım, yazılması gereken yazı beklemekte ya :)

Yaa işte gördün mü hanım?!
Bir kötü, bulaşık huylu vatandaş karıştı mı masumcukların arasına, işleyiverir hepsinin içine… Sonra uğraş ki temizleyesin bulaşanı… Temizlemek kolay değil, ya bir miktar bulaşık kalmasına ya da bir miktar yıpranmasına göz yumacaksın. Başka yolu yok!

Allah hepimizi bulaşık insanlardan, bulaşık düşüncelerden korusun :)

Gülmece :)
“Dalgınlık” ile ilgili görselleri arattığımda karşıma ilk çıkan neydi bakın :)))