4 Ocak 2009 Pazar

Zaman Perhizi

2009’a iki gün kala uzun zamandır listemde bekleyen ve sonunda bir sanal kitap fuarından aldığım kitaplarıma, yepyeni, tertemiz ajandama ve içinde yüz binlerce imaj, on binlerce şablon bulunan grafik cd-romlarıma kavuştum.

Kargodan gelen koliyi heyecanla karşıladım, muhabbetle açtım… Kitaplarımı, cdlerimi itinayla çıkardım, salonumun baş köşesine oturttum, uzun uzun kapaklarını inceledim, poz poz fotoğraflarını çektim, kitapları tek tek açıp sayfalarını kokladım:)

Kitaplarımı okumaya başlamak için 1 Ocak gününü bekledim… İçimden öyle geldi bu sefer :)


Sevgili Kitap Kurdu cuğumun ısrarlı tavsiyesini dikkate alarak Çizgili Pijamalı Çocuk bu yıl okuduğum ilk kitap oldu, elbette tek başına değil:)


Kahve Molası’nı okumaya da aynı gün başladım fakat hem İskender Pala’yı sindire sindire okumak gerektiğinden hem de elimde biraz daha gezsin istediğimden acele etmedim, okumaktayım:)

Yeni bir yıl yeni bir başlangıç diyoruz madem, yeni bir başlangıç için yeni niyetler, yeni planlar, yeni kararlar gerek. Çok uzun uzadıya düşünmedim ama ilk olarak zaman perhizi yapmaya niyetlendim ben:)

Mesela okumaya ayırdığım zamanı artırabilmek adına ne yapabilirim acaba dedim. Bilen bilir uykudan kısmam pek mümkün değil, zira 15 yaşımdan beri günde en fazla 5-6 saat uyuyorum.

Zaten çok az izlediğim televizyondan da son altı aydır neredeyse tamamen kopmuş durumdayım. Çok şükür bir tarafım eksilmedi:)

Başka nereden tasarruf edilebilir derken; başında adam akıllı oturmasam da gün boyunca açık duran, gelip geçtikçe baktığım, bazen takıldığım, hatta biraz gelip bir yaz kaldığım msn ve facebook efendilerden bir süre ayrı kalmaya karar verdim :)

Günde bir saat kazansam yeter, kaldı ki sadece otur-kalk bile olsa bir saatten fazla zamanımı alıyordur kesin. Deneme süresi sonuçlarını sizlere bildiririm bir ay sonra :)

Son olarak…
Bu yılın ilk günlerinde bu pembe beyaz çiçekleri aldım kıymetlimden.

Malum erkekler çetelesini tutmaz bu işlerin ama benim çeteleye bakacak olursak bu yılın yedinci gününde yazgının yollarımızı kesiştirmesinin 10. yılı :)

Pembe beyaz çiçeklerle karşılanan nice on yıllarımız olsun inşaallah:)

21 Aralık 2008 Pazar

Hırsızın Hiç Mi Suçu Yok


Bir gün Nasreddin Hoca'nın eşeği çalınmış.
Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış.
Birisi:
-Hocam demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?
Bir başkası:
-Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor? diye konuşmuş.
Bir diğeri de :
-Hocam demiş, kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok.Nerden baksan dökülüyor.
Hoca kızmış:
-Yahu demiş, iyi güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?
* * *
Evet kapılarımda kilitler yok benim!

Evet haberim olmuyor giren hırlı mı, hırsız mı, hırslı mı, arlı mı, arsız mı?

Aksini ispatlayana kadar herkes değerli, canımı yakana kadar kapıdan her giren misafirim.

Evet bazen “başımın üstünde yerin var” dediklerim başımı ona basamak olarak ikram ettiğimi, basıp yükselebileceğini sanıyor!
Basıyor… Geçiyor…

Evet bazen çok canım yanıyor!
Defolsun gitsin istiyorum, buraya kadar, yeter artık diyorum. Açmam bir daha kapımı sana diyorum…

Lakin her yara bir zaman sonra kapanıyor, kimi iyileşiyor izi kalmıyor kimi kabuk tutuyor… Sonuçta acımaz oluyor işte…

Sonra bir gülen bakış, bir tatlı söz durultuyor yine beni, gel hadi diyorum, unuttum ben olanları, hayat işte kim hata yapmaz ki? Hatta bana kızanlara savunuyorum onları, şartlar diyorum, böyle olmazdı yoksa…

Başlıyor aynı hikaye sil baştan…

Buyur başımın üstünde yerin var!

Canımın en acıdığı anda çok yakınımda olanlara sızlanıyorum elbet, söyleniyor, atıyor tutuyorum… Ne ben inanıyorum atıp tutarken ne başımı omzuna yasladıklarım… Ama olsun açılıyorum:) O kadar da olmasın mı canım :)

Bu günlerde yine,

Ben sana demiştim!

Belliydi zaten çok yüz vermiştin!

İyi oluyor sana ben seni uyarmamış mıydım?

Ahh o ne içten pazarlıklı, ne sinsi biri, nasıl anlamadın hayret!

Eee kendi düşen ağlamaz!

…diyenlere sevgilerimle :)

12 Ekim 2008 Pazar

Huzurun Resmi

Bugünlerde varım ama yokum, dinliyorum ama anlamıyorum, düşünüyorum ama bir yere varamıyorum, bakıyorum ama göremiyorum… Uyuyorum ama dinlenmiyorum, uyanıyorum ama ayılamıyorum…

Uzun zamandır olmam gereken her yerde hem var hem de yok olmuşken, yazmam gereken köşem niye boş kalsın?...

Birkaç satır ve bir “huzur” resmiyle ses vereyim dedim, güllük gülistanlık, şöyle denizli, bulutlu, ağaçlı, kuşlu, kelebekli, böcekli bir huzur resmi ararken unuttuğum bir hikaye çıktı karşıma…

Günlerden bir gün halkı tarafından çok sevilen bir kral huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatkar katılır. Günlerce çalışır, birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler.
Tablolara bakan kral sadece iki resimden hoşlanır. Resimlerden birinde sükunetli bir göl vardır. Göl, bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resme kim baksa, onun mükemmel bir resim olduğunu söylemekten kendini alamaz.
Diğer resimde de dağlar vardır ama engebeli, çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli gökyüzünden yağmur boşanmakta, şimşekler çakmaktadır. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldamaktadır. Kısaca resim hiç de huzurlu görünmemektedir.
Fakat, kral resme bakınca şelalenin ardında, kayalıktaki çatlaktan çıkan minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde, anne bir kuşun örttüğü küçük bir kuş yuvası gözükmektedir. Kulakları sağır eden bir gürültüyle akan suyun orta yerinde, anne kuş yuvasını kurmakla meşguldür.
Ödülü ikinci resim kazanır. Kralın açıklaması şöyledir: “Huzur, hiçbir gürültü veya sıkıntının olmadığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile, kalbimizin sükun bulmasıdır”.


28 Eylül 2008 Pazar

Bu Bayram

İftarı, sahuru, pideyi, güllacı gönderip, sevgili Ramazan’ı uğurlamaya, tatlı bayramı karşılamaya çok az kaldı.

Ramazan boyunca gazete sütunlarında, haber bültenleri dahil pek çok televizyon ve radyo programında orucu bozanları, bozmayanları, iftarda yenecekleri, sahurda yenmeyecekleri ezber ettik. Ramazan bitti gitti ama malzeme tükenmedi şükür, önümüzdeki birkaç gün de bayram perhizi var.

Misal, bayramda azar azar yemek, mideleri yormamak gerekmiş!

Misafirlikte ikram edilen her tatlıyı tüketmemek, hamur tatlıları yerine daha sağlıklı olan sütlü tatlıları ve meyveleri tercih etmek daha doğruymuş, olacak iş mi, mis gibi ev baklavaları dururken elma yemek olur mu? :)

Baklavasız, böreksiz, dolmasız, sarmasız, çikolatasız, şekersiz, çaysız, kahvesiz bayrama bayram denir mi? :)
Eş, dost, konu-komşu, akrabayı gezmeden, el öpmeden, hediyeleşmeden, cepleri harçlık ve şekerle doldurmadan da olmaz bayram dediğin. Evimizden şekeri, çikolatayı, cebimizden bozuk parayı eksik etmeyelim bu bayram.

Tekerleme gibi bir mesajı rehberimizdeki herkese topluca göndermek yerine kontörlere kıyıp uzaktakilere sesimizi duyuralım mutlaka, ille de yazacaksak yazdıklarımız okuyana özel olsun.

En yakınımızdakilerle hediyeleşelim. Sürprizleşelim bu bayram:)

Aramızda olmayan, sonsuzluğa kavuşan sevdiklerimizin eline dualarımızla dokunalım.


Hayırlı, huzurlu, bereketli, neşeli, muhabbetli, çoluk-çocuklu, bol harçlıklı, baldan tatlı bir bayram diler, büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim:)

Hoşçakal sevgili Ramazan, on bir ay sonra kavuşmak dileğiyle…